FOCUS

1 Haziran - Ellerimde Laleler

Dün arkadaşımın babasının da dahil olduğu 7 kişilik bir grup olarak Taksim’e gittik, kendi küçük grubumuzla. Genci yaşlısı, sağcısı solcusu, benim gibi politikayla alakası olmayanı, ateisti dindarı, başı açığı kapalısı, Fenerbahçelisi Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı ve hatta Kasımpaşalısı…

Hayatımda gördüğüm en uyumlu, en yardımsever, en tek yürek olmuş kitle, yani halkın ta kendisi! 

Aç kalan insanlar olabilir düşüncesiyle, sırt çantamızda bolca balık kraker, çubuk kraker, kuruyemiş ve içecek su gibi tam da “marjinal” insanlara yakışacak şeyler taşıyorduk. Beşiktaş vapuruyla karşıya geçtik, geçmek için çok bekledik çünkü vapurlar yetmedi, doldu taştı.

image

Beşiktaş meydanı kalabalıktı, CHP mitingi iptal olduğu için CHP otobüsü ve CHPliler bayraklarla bu sefer Kadıköy yerine Beşikaş’ta Taksim’e doğru yol almak için toplanmıştı. Bu siyasi bir görüşün altında yapılan bir direniş değil. CHPli kalabalığa dahil olmak istemedik, bizim gibi bir sürü insan da istemedi, bu grubun arkasında kalmamak için Maçka-Taşkışla teleferiğini kullandık. Gezi Parkı’na doğru yürürken, İTÜ Taşkışla’dan itibaren polis araçları dizilmişti.

Hayatımda kırmızı ışık cezası dışında suç işlemiş bir insan olmamama ve düne kadar sadece hayvan haklarını korumaya yönelik eylemlere katılmış bir insan olmama rağmen, polisin yanından yürürken tedirgin hissetmedim dersem yalan olur. Onlar da ne yapacağını bilmez durumda şaşkın şaşkın geçenlere bakıyorlardı; fakat emir aldıkları an atağa geçmeye de bir o kadar hazırlar. Bunu bir kaç dakika sonra bizzat görecektik… Hyatt ve Intercontinental Hotel (Ceylan)’ın caddesindeki polis barikatına gelince durumu anladık (polis barikatının nasıl bir şey olduğunu bilmeyecek kadar amatör olduğumu da belirtmek isterim) ve aslında afalladık; karşımızda, 50-60 metre ötede KOCAMAN bir kalabalık “tek” olmaya kilitlenmişti.

Polis barikatının tam önündeydik, -yürüyerek yokuş çıkmanın yorgunluğu, ortamın gerginliği artık her nedense; tam olayın başlangıcına denk geldiğimizi anlamadık bile!- Bizi sol tarafımızda bulunan Intercontinental Hotel’e yönlendiren insanlar oldu, otelin bahçesine girmemizle gazın kokusunu duymamız bir oldu, gözlerimizden yaşlar fışkırıyordu! Otel personeli hemen insanlara şişe şişe su ve dilimlenmiş limon dağıtmaya başladı, üstelik kendileri de bizimle aynı gaza maruz kalmalarına rağmen…

image

Artan gazla birlikte bizi önce otelin içine, sonra da üst katlara almaya başladılar. Ne olduğunu anlamadık bile; gördüğüm tek şey Greenwich tabelasıydı, o şaşkınlıkla mağazanın adını yeni bir otel yapıldı sanarak tweet bile göndermişim. Müşterisi olmadığım bir otelde, kızarmış yüzlerinden süzülen gözyaşına rağmen son derece kibar bir şekilde insanlara yardım etmeye çalışan personel, oradaki insanların gördüğü göreceği en iyi hizmeti en profesyonel şekilde veriyordu.

image

Dışarıda yaşananların tarifi yoktu; sürekli gaz dumanı yükseliyordu. Polisin biber gazlarını fırlatmak için kullandığı alet gaz kapsüllerini uzağa fırlatmasını sağlayacak güçte, bu nedenle o aletten çıkan kapsül birinin kafasına isabet etse beynini patlatacak kadar etkili, döne döne gidiyor. Hatta ilk atıldığında kapsülden anında gaz çıkmadığı için uzaktan bakıldığında mermi sananlar var.

image

Olup biteni görebileceğimiz en objektif noktadan, otel girişinin en üst katından izledik, gördüklerimizi Twitter’dan paylaşmak istedik, o esnada telefonlarımızda sinyal yoktu. Yukarıdaki karede  Gezi Parkı solda kalıyor, bu karenin sağında ise polis var. Tüm bunlar yaşanırken, polise dur emri verildiği haberleri geliyor ama biz gözümüzle o an böyle bir şeyin mümkün olmadığını zaten görüyoruz çünkü polis o caddeden çok daha sonra çekildi… 

Otelden ayrılıp yan taraftaki gezi parkına gittiğimizde yorgun, bitkin, bıkkın, sinirli ama umutlu insanlar vardı; herkes çimlere oturdu sakince, olanları hazmetmeye çalıştı. Farklı formalı taraftarlar yanyana, dipdibeydi.  Ne kavga, ne gürültü vardı, herkes kendi halindeydi. Hatta lastik top çıkarıp top oynamaya başlayan bir grup oldu, insan kaos yaratmak amacıyla yanında lastik top taşımaz sanırım. Büyük çöp poşetleriyle etraftaki çöpler bile toplandı. Tüm bunlar polis çeklilir çekilmez oldu, o parkın içinde kimse kavga etmedi, kimse sen şusun, sen busun demedi birbirine.

Bu ülke birlik olmak istediğinde olabiliyor, önemli olan gerçeklerin çarpıtılmaması. Ne olur ne olur televizyonda gördüklerinize inanmayın; meydana doğru yürüdüğümüzde çeşit çeşit partilerden bayraklar gördük; fakat Gezi Parkı’nın girişinde Hyatt Otel caddesinde yaşananlar sırasında, polisin biber gazına direnen kimsede Türk bayrağı dışında bir bayrak yoktu. Demek istediğim çoğunluk kendi hür iradesiyle oradaydı, benim gibi, benim de dahil olduğum, arkadaşımın kalp hastası babasının da içinde olduğu bizim küçük grup gibi. Meydandaki parti bayraklı kalabalık Taksim’deki halkın %10’luk kısmını ancak oluşturuyor. Televizyon kameralarının zoom’unu nereye yapacağı, bu müthiş halk hareketini nereye çekeceği, kime mal edeceğini kestirmek hiç zor değil, ama ben bizzat kendim gerçeğe şahit oldum. Lütfen televizyonda izlediklerinize inanmayın.

Benim birey olarak orada olmak için bir çok nedenim var; bugün param var, sigortam var, yarın bir gün işimi kaybetsem, sigortasız kalsam, param olmasa, ödediğim vergilere rağmen bana destek olacak bir devletim yok, Bu güvensizlik hissi herkeste var ve ne yazık ki çok azımız bu hissin kaynağının farkında. Gelecek belirsiz, Persepolis gibi renksiz. Bu ülke öyle bir yere gidiyor ki, kendi halinde bir vatandaş olarak gün gelecek, her sabah köprü yolunda işe giderken gördüğüm yol kenarına ekilen lalelerin sapı elimde öylece kalakalacağım diye korkuyorum…